Archive for the ‘Seyhan Altınok Bana yazıları’ Category

Farketmek

FARKETMEK

 Orhan Pamuk’un “Yeni Hayat”  romanı ne de güzel başlar. “Bir gün bir kitap okudum ve bütün hayatım değişti”

 İşte bende bir gün yoga yaptım ve bütün hayatım değişti.

Yaşanmışlıkların, Türk eğitim sisteminin cenderesinden geçmenin, şartlanmaların bana hediyesi; boynumda düzleşme ve iki fıtık,  gerilimden kısalan sırt kasları, birbirine yaklaşan omuzlar ve büzülmüş göğüs kafesi oldu. 

 Tüm bunlar olurken ben nasıl durduğumun, bedenimin farkında bile değildim. Bu sırada en iyi öğretmen olan “kronik acılar” baş gösterdi.  Bedenim alarm veriyordu ve ben tekrarlayan düşünceler girdabında olduğum için burnumun ucunu dahi göremiyordum.

 Yogaya aşkla bağlanmamı sağlayan önemli etkenlerden biride, beni düşünceler yumağından çıkarıp bedenimle yeniden tanıştırması ve onu hissetmeye başlamam oldu.  

 Fizyolog Sir Charles Bell, beş duyumuzun dışında (dokunma, koklama,  görme, duyma, tat alma) altıncı bir duyumuzu tanımlamış. Kinestetik duyu. Yapılan hareketin genişliğini, yönünü, etkisini sezebilme duyumu. Ve kaslarımız bu altıncı duyu organımızın bir parçası.  F.M.  Alexander, modern yaşam tarzında bu altıncı duyumuzla tamamen ilişkimizi kesmiş olduğumuzu ve bu nedenle de  anatomimizin doğal diziliminin bozulduğundan bahsediyor.

 İşin daha da ilginç yönü;  beyin bu alıştığı kullanım biçimini o kadar doğru olarak kabul ediyor ki bu duruşun dışında kendisini yanlış ve rahatsızmış gibi hissediyor.  İşte tam da burada nasıl doğru duracağını bilmek hiçbir işe yaramıyor. 

 Yoga sayesinde hissettikçe,  yeni davranış kalıpları gelişiyor ve doğru postür kendiliğinden oluşuyor.  Hayat geniş yaşanmaya başlıyor.

 

Kaynak: Günlük Yaşamda Alekxander Tekniği  –  Jonathan Drake

Yogalı Hayat III

Köpeğimiz Atlas üç aydır bizimle birlikte yaşıyor ve üç yüz kitaptan öğrenemediğimi onu izlerken öğreniyorum.

Tamimiyle acı ve zevk ayrımına göre yaşıyor. Canını yakan acıysa kaçıyor, onu besleyen her şey zevkse bıkana kadar orada kalıyor.

O anda. Başka bir zaman dilimi yok. Geçmiş yok, gelecek yok.

Kapıdan çıkıp üç saat dönmeyince de üç dakika içinde gelmesem de aynı coşkuyla karşılıyor.

Gezdirirken onu, ya kalıp kavga ediyor canla başla,  ya da yok sayıyor diğer köpeği,  görmüyor adeta. Oradan uzaklaşınca o kare orada kalıyor. Taşımıyor.

“Bu acı ve zevk mekanizması bedenin çekirdek zekâsı “ diyor Godfrey  Devereux.   Ve ekliyor. “Hücre zararlı olanı bedenden atıyor, tehlikeden uzaklaşıyor.  Besleyici olan her şeyi alıyor. Bu ayrımı yapmak bir zekâ ve yeteneğini kaybeden hücre ölecektir en kısa zamanda. “

Çocukluk döneminde belli bir süreye kadar bedenin zekâsı kendini gösteriyor.   Nasıl ki okul başlıyor, öz’dende uzaklaşma başlıyor genelde. Bastırma, tutma, kaygılar ilk sinyalleri veriyor,  bebekken yumuşak olan beden katılaşıyor. Göğüs kafesi, omuzlar içe doğru yuvarlanırken, sırt kamburlaşıyor.  Sıkışıyor yani omurga. Nefes de kendi payına düşeni alıyor bundan. Bebekken özgür akan nefes sığlaşıyor, yaşam enerjisi de azalıyor. Birde İnsan anatomisine uymayan sıralarda uzun zaman geçirmek üzerine eklenince…

Aslında doğadaki her canlıda olan bu hücresel zekâ,  insan söz konusu olduğunda;  aile, toplum, eğitim sistemi, din kurumlarının önüne serdiği doğru, yanlış, iyi, köyü, güzel, çirkin ayıp, günah kavramlarının yüklenmesiyle körelmeye başlıyor. İnsan hayatını korumak ve kolaylaştırmak, bir toplum düzeni yaratmak idealiyle kurulan sistemin kurallarıyla ihtiyacımız olmadığında dahi özdeşleşmemiz, insanı değil de sistemi korumaya almamız,   kendi koyduğumuz demir parmaklıkların arasında kalmak, hayatı da cenderede yaşamaya yol açıyor.

İşte yogada biz bedeni gün içinde hiç almadığı formların içine sokarak, çok çalışan kasları, yorgun olan kasları dinlendirip, uyuyan kasları ise uyandırmayı araştırıyoruz. Bunun doğal sonucu korkuların,    bastırılmış duyguların, sorumlulukların, takındığımız maskelerin,  üstlendiğimiz rollerin sebep olduğu kaslardaki düğümler, sıkışıklıklarda böylece kendiliğinden çözülmeye başlıyor.

Yogalı Hayat II

Fotoğraflara bakıyorum,  paçaları daralıyor,  bolarıyor pantolonların.  Belleri yükseliyor alçalıyor, kravatlar genişliyor daralıyor, omuzlara vatkalar takılıyor, saçlar kabartılıyor, aslan yelesi kestiriliyor, permaların yerini brezilya fönleri alıyor şimdilerde.  Çocuklar büyüyor.  Zaman geçiyor.

Zaman…

Geçiyor…

Albümü kapatınca unutulup gidiyordu. Belki bir cenazede hatırlıyordum bu bilgiyi ya da mezarlıkta, belki de doğduğu zamanlarını bildiğim bir bebeğin büyüdüğünü görünce.

Zaman geçer. Her şey geçer.

Çok bildik, çokça da hoyratca kullandığım beylik bir sözdü.  Ve başkasına söylenmesi daha kolaydı kendime hatırlatmaktan.

On günlük Vipassana meditasyonu sırasında,   az yiyip,  az uyuyup ve hiç konuşmayıp, tüm iletişim araçlarından, para olgusundan ve seksten uzak kaldığımda oluşan uyuşma karıncalanma,  soğuk, acı hisleriyle kaçmaya çalışmadan ve esinti, ürperti,  gıdıklanma,  gerilme,  sıcak gibi hoş hisleri duymaya olan özlemim de bitince;   Evrensel doğa kanununun,  hücrelerime,  kaslarıma yerleşmesi gerçekleşti.  “Her şeyin ortaya çıkıp sonra da kaybolup gittiği “  bilgisi.

Meditasyon ve yoga duruşları benim için bu yolda mükemmel bir lens.

Ailemden, toplumdan, sistemden empoze edilen şartlanmalarla, Özüme ait olanların ayrıldığı,  beni doğama, özüme yaklaştıran bir platform matımın üzeri.

Yogalı Hayat I

Yogayla buluşmama vesile olan ilk belirti içimde hiç durmadan konuşan  ses oldu,  beynimi didikleyip duran ses. Hep geçmişte yaşayan geçmişin durmadan muhasebesini yapan, eleştiren, yargılayan, karşılaştıran aynı zamanda gelecek endişesiyle dolu ses hep beni bu andan alıkoyuyordu. O anın güzelliklerini yaşamama engel oluyordu. Bu itme çekme süreci uzun bir süre devam etti.  Onu durdurmaya çalıştıkça daha yüksekten geldi.

Zihnin nasıl işlediğini, çalışma mekanizmasını öğrenirsem zihnimi dengeleyebilir bunun sonucunda da  hayatı daha zevkle yaşarım diye düşündüm ve  bilimsel  kitaplardan  tutun da, psikoloji, felsefe , kuantum fiziği, spirütüel kitaplara kadar  geniş bir yelpazeyi içine alan birçok kitap okudum, ama gel gör ki hayatın içinde bu bilgileri uygulayamıyordum. Kitabı okurken her şey güzel , iyiydi ama hayatın tam göbeğine  çıktığımda sonuçsuz.

Ve yogayla ilk tanışma hocam Zeynep Aksoy’un o büyüleyici sesiyle oldu. Bir maymun gibi daldan dala zıplayıp duran zihnimi getirdi bu anın tam da içine yerleştirdi.  Ve  teorik olarak çok tanıdık bu bilgiyi hücrelerimin, kaslarımın öğrenmesi yoga yolu ile oldu.  Ruhun,  zihnin ve bedenin bütünleşmesi ne demekmiş anladım.

Ve gördüm  ki benim  yolum  bu. Yoga yaptıkça kendimi daha dengeli, mutlu, tastamam  hissediyordum.  Evrendeki toprak, hava, su,  ateş benim arkamdaydı sanki , her adımımda bana destekti. Parladığımı hissediyordum.  Şaşırdığım oluyordu “neden bu insanlar beni yolda sokakta gördüklerinde sormuyorlar “ sen ne yaptın, nasıl böyle parlıyorsun, nasıl böyle mutlusun” diye.  Yeni ben aslında çok, çok eskilerden tanıdığımdı. Hem çok yeni hem de bir o kadar eski, özüme o kadar yakındı ki.  İçimdeki çocukla karşılaşmak gibi.

O sese  ne olduğunu merak ediyorsanız, hala orada bazen yüksek,  bazen daha düşük tonda.

Her zaman bu mümkün olmasa da  tüm bu düşüncelerle duygularla özdeşleşmeyi bırakmayı araştırmanın verdiği şifanın tadına varıyorum yogayla.

Etiket Bulutu